Depresyon ve Depresyona İtilmek

yorumsuz
1.547
Depresyon ve Depresyona İtilmek

Bu yazı dizisinin ortaya çıkış sebebi insanları hayatta tutmaktı. Dolayısıyla öncelikli ele almamız gereken konu, hayattan vazgeçme ve intihar konusudur. Yalnız oraya doğrudan ulaşmadan evvel, buna yol açan zemin ve koşullar hakkında bilgi sahibi olmak, hemen ardından da nasıl müdahale edilebileceği hakkında asgari becerilere sahip olmak gerekir. Buradan hareketle bugünkü yazı konusunu depresyona ve sivil ölüm koşullarında depresyona itilmenin nasıl gerçekleştiğine ayırmak gerektiğini düşündüm. Bundan sonra da, risk altındaki kişilerle iletişim, müdahaleler ve önlemler üzerine gitmeyi planlıyorum.

**

Neden Depresyon?

İntihardan ya da sivil ölümden bahsedince aklımıza neden hemen bunlarla ilişkili olarak hemen depresyon geliyor? Yani intihar eden her mağdura “depresyondandır” diyebilir miyiz?

Araştırmalar, intihar vakalarında,  kişilerin %95’inin psikiyatrik bir tanı aldıklarını ileri sürmektedir. Bu tanılar içerisinden %80’le depresyon başı çekmektedir. Bunu %10’la şizofreni, %5 demans ya da delirium izler. 30 yaş altı intiharlarında, sıklıkla anti sosyal kişilik bozukluğu, madde kötüye kullanım tanıları ile birlikte reddedilme, işsizlik, kanuni problemler, ayrılmalar çok önemli bir faktör olarak yer almaktadır. *1

Sadece bu bilgilere bakıldığında bile aslında neden depresyona odaklandığımız görülebilir. Bununla birlikte ilk sorduğumuz soruya elbette ‘her intihar depresyondandır’ diyemeyiz. Mesela açığa alındığı haberinden sonra bulunduğu hastanenin 10. katından atlayarak yaşamına son veren Hasan Orhan Çetin, şizofreni rahatsızlığı olmasına rağmen gözaltına alınıp 3 ay tutuklu kaldıktan sonra yaşamına son veren Mehmet Koşar vb. vakaları, bunlara örnek olarak verilebilir. Ancak OHAL’de yaşadığımız birçok intihar vakasının hikayelerine baktığımızda temelinde depresyon olduğu görülebilir: Maraş’tan Astsubay Ali B., Isparta’dan Sevgi Balcı, İstanbul’dan Adalet Betül Çağdır vb. vakalarında olduğu gibi.

Hak ve Adalet Platformu’nun OHAL Raporu’unda da araştırmaya katılanların yaşadıkları belirtilere bakıldığında, katılımcıların yaklaşık %50’sinin birden fazla majör depresyon belirtilerini taşıdığı ortaya koyulmuştur. Bu itibarla, sivil ölüm, mağdurlar ve intiharlar dediğimizde büyük ölçüde depresyon üzerine çalışmamız gerekmektedir.

**

Nedir? Nasıl Anlaşılır? Ne Yapmak Gerekir?

Herkesin depresif duygulanıma dair hem kişisel deneyimi hem de dilden dile dolaşan günlük kullanımı nedeniyle kafasında az çok ne olduğuna dair bir çıkarımı vardır. Yalnız şunu ayırt etmek gerekir ki burada ruhsal bir rahatsızlıktan söz edeceğiz. Herkes depresyona benzer şekilde yas ya da olaylara bağlı depresif duygulanımlar yaşamıştır hayatında. Yaşadığınız deneyim ya da farkındalık ile depresyon tanısı benzerdir ancak büyük ölçüde farklılık gösterebilir. Bu yüzden majör (ağır) depresyon tanısının ne olduğuna bakarken yeniden öğrenir gibi bildikleriniz dışındaki inceliklere ayrıca dikkat etmenizi rica ediyorum.

Türkiye’de de sıklıkla kullanılan Amerikan Psikiyatri Birliği’nin hazırladığı DSM-5 Ruhsal Rahatsızlıklar İçin Tanı Ölçütleri’ne göre (*2) majör depresyon bozukluğu şöyle tanımlanır:

Aynı giden iki haftalık süre boyunca aşağıdaki belirtilerden beşi ya da fazlası bulunur ve önceki durumunuza göre bozularak değişikliğe uğramıştır (1. veya 2. madde mutlaka görülmelidir):

1 – Depresif Duygudurum; neredeyse her gün, günün büyük bölümünde üzüntülüdür, umutsuzdur ya da kendini boşlukta hisseder. Bu durum kendisi ya da başkalarınca gözlenebilir

2 – İlgi Yitimi ya da Zevk Alamama; neredeyse her gün, günün büyük bölümünde, iş ve etkinliklere karşı ilgide belirgin azalmalar ya da bunlardan zevk alamama durumu

3 – Kilo Verme ya da Alma; diyette olmaksızın çok kilo verme ya da alma. Neredeyse her gün, günün büyük bölümünde belirgin biçimde iştahın artması ya da azalması

4 – Neredeyse her gün, uykusuzluk çekme ya da aşırı uyuma

5 – Neredeyse her gün, bir amaca yönelik olmayan anlamsız etkinliklerde bulunma ya da davranışlarda yavaşlama

6 – Neredeyse her gün, bitkinlik ya da içsel güç yoksunluğu yaşama.

7 – Neredeyse her gün, değersizlik, aşırı ya da uygunsuz suçluluk duyguları hissetme

8 – Neredeyse her gün, düşünmekte, odaklanmakta güçlük çekme ya da kararsızlık yaşama

9 – Yineleyici ölüm, intihar düşünceleri; intihara ilişkin eylem tasarlama

Yukarıdaki 9 belirtilen en az 5’ine sahip olmak, majör depresyon tanısı almanın asgari düzeyi olarak belirlenmiştir. Yalnız bu tanılama kararının psikiyatri hekimlerine; onların danışanlarının hikayelerini değerlendirmelerine ve klinik gözlemlerine bağlı olduğunu unutmayalım. Tekrar ettiğim üzere bu bir hastalıktır; kendinizi ya da başkasını bu kriterlere göre değerlendirmeniz bir risk tespiti için kıymetlidir ancak tanılama için yeterli değildir. Aynı konu tedavide ilaç kullanımı için de geçerlidir. “Benim şu şu kriterlerim artık görünmüyor, ilaca ihtiyacım kalmadı” ya da “İlaçlar depresyonu tedavi edemez” gibi inançlara dayanarak tedaviye ilişkin karar almak sadece zararı artırır; hatta birçok belirtinin kronikleşmesi ile distimi, bipolar, siklotimi gibi farklı görünümlü psikiyatrik bozukluklara dönüşmesi mümkündür.

Toplumda bu konuda yaygınlaşan yanlış bilinenler olduğu için burada uzun uzun duruyorum yanlış anlaşılmasın. Çünkü bilgi sahibi olurken, neyin bilgisi olduğunu ve nasıl kullanılacağını, sınırlarını çizmezsek bilgi, kendi inançlarımız ve duygularımıza göre çabucak istismar edilebiliyor.

Özetle kıymetli okuyucu, depresyon hastalarının ya da bu konuda profesyonel bir duruşa sahip olmayanların durum değerlendirmeleri önemli olmakla birlikte bir tedavi reçetesi çizmek için yeterli değildir. Bizim burada yaptığımız, bir risk farkındalığı ve korucu sinyallerin artmasına dair önlemler almaktır. Yukarıdaki kriterlere baktığınızda, asgari şartlar birden fazla kişi tarafından aşağı yukarı gözlemlenebiliyorsa o halde tedavi için evvela bir psikiyatri yardımı alınması elzemdir. Psikiyatrik müdahale dışında, onu destekleyici; yaşam, düşünce ve duygu dünyasına ilişkin düzenlemeler yine bizim konumuz olabilir ve olacaktır.

Pekala, bir risk tespiti yapabiliriz artık; buna göre tedavi alıp almamaya da karar verebiliriz. Durumunuza, tanılanmış bir bozukluk ya da depresif duygudurum olarak karar versek bile bunun zamana göre gidişatını, takibini yapmak gerekmektedir. Bu hem tedavi alıyorsanız onu kendi başınıza değerlendirmek hem de bir yaşam düzenlemesi içindeyseniz, o müdahalelerin başarılı olup olmadığını görmek için elimizde somut bir kaynak olacaktır. Depresif durumunuzun takibi için size, Evinizdeki Terapist (*3) kitabından basit bir ölçek ve bir çizelge önereceğim. Uzmanların önerdiği herhangi başka bir takip yöntemini de kullanabilirsiniz.

**

Yukarıdaki depresyon ölçeğini, belli aralıklarla, durumunuza göre üç günde ya da haftalık puanlamasını yapıp daha sonra verdiğim çizelgeye işleyip, işaretli noktaların arasını çizip birleştirerek depresif durumunuzun gidişatını takip edebilirsiniz. Sonuçları yaşamınızın ya da tedavinizin gündemi ile birlikte değerlendirmeniz; özellikle  intihar içerikli 10.-11.-12. gibi belli başlı maddelerin dönemlere göre değişimine bakmanız kendinizi ya da çevrenizdekileri gerçekçi değerlendirmede çok kıymetli olacaktır.

**

Sivil Ölüm ve Depresyona İtilmek

Depresyon için bir hastalık – duygudurum ayrımı yaptık, kendimizi ve etrafımızı değerlendirmeye ilişkin bilgi verdik, bu bilginin nasıl kullanılacağını, sınırlarını anlattık ve son olarak gidişatı takip etmek üzere elimizde bir çizelgemiz oluştu. Yazının bu bölümünde, mağdurların sivil ölüm koşullarında onları depresyona iten bazı temel gerekçelere değinip, hakkında biraz tartışmak istiyorum. Bir farkındalık oluşması ve bunların günlük davranışlarımıza yansımasının faydalı olacağını düşünüyorum.

 

ψ Umut ve Kırılma Döngüsü: Depresyonun temel belirtisinin, umutsuzluk ve çaresizlik duyguları üzerine döndüğünü artık biliyoruz. Mağdurların gündemi ise haklı olarak devamlı şunlarla dolu oluyor:

Son mahkemede tahliye olacak mı?

Geçen falancanın dediği gibi yakında bir iade KHK’sı çıkacak mı?

Komisyon yanıtı ne zaman gelecek 1,5 sene oldu…

Şu karanlık günler bitsin güzel bir şeyler olsun hayatımızda…

Adli soruşturmalarda yumuşamalar başladı mı?

Kimse mağdurun halinden derdinden anlamıyor, biz bize bırakıldık. Sesimizi duyan yok mu?

Ne yapsak olmuyor, dua etmekten başka yolumuz kalmadı…

Daha ne kadar bekleyeceğiz çözüm için, unutulduk

Mağdurları koşullarla başbaşa bıraktığımızda bu seslerin geldiğini yakinen biliyoruz. Dikkat ederseniz, düşünceler ve duygular tamamen koşullara, kişilere, kurumlara bırakılmış; umudun, çözümün tamamen başkalarının elinde olduğu edilgenleşmiş insanlar görüntüsü çizilebilir. Dolayısıyla umut ve çarenin iplerini, koşulların içinden çekip çıkardığımız umut kırıntılarına, gelişmelere, “falan şöyle haber verdi” “şu siyasetçi şöyle dedi”lere indirgediğimizde; bir süre sonra neticede hiçbir şeyin değişmediğini tekrar tekrar yaşaya yaşaya, taşıdığımız küçük umut parçaları tekrar tekrar kırıla kırıla, giderek daha umutsuz ve çaresiz insanlar haline gelmemiz kaçınılmaz hale geliyor. Ondan sonra tüm dünyamız “Güzel bir şey olsun”a indirgenmiş halde devam ediyor.

Haksızlar mı? Ya da ne yapmak lazım? Mağdurun kendileri ile ilgili gündemi takip etmemeleri ve bunlarla kendi durumları arasında ilişki kurmamalarını beklemek mümkün değil elbette.

Burada sağlıksız olan ve depresifliğe götüren, tüm hayatın anlamı ve devamının; her şeyin tek bir gelişmeye bağlanmasıdır. “O olmazsa biter, olursa her şeyden kurtulunur.” inancıdır. Bu gerçekçi bir değerlendirme değildir. Alternatif bir gündemin olmayışı, mağdurun kendisine, elinin altındaki işlere, ulaşılabileceği hedeflere ve güzelliklere dair bir yaşantısının kalmaması bu inancı giderek destekler; kişiyi eylemsizliğe, çaresizliğe, umutsuzluğa çekerken; hayalleri, kurtarıcı beklentilerini, belirsizliği; saçma da olsa yeni inançlarla doldurup bunlara kendini inandırmayı yüceltir. Bu yolun sonu depresyondur.

Bu noktada taşıdığımız düşünceleri, duyguları ve inançları gerçekçilik çizgisinde değerlendirip, yaşantımızı bunların üzerine kurmadıkça, bir şeylere umut besleyip sonunda hayal kırıklığı yaşadığımız bu döngüyü kırmamız mümkün değildir. Neye ulaşmak istiyorsak, işimiz, sevdiklerimiz, haklarımız, onlara ulaşırken sağlıklı kalamadıktan sonra bunlara ulaşmanın bir ehemmiyeti kalmayacaktır. Çünkü istenilen şeye ulaştıktan sonra şu da çok tipik bir mağdur tepkisidir: “Kavuştum ama hiçbir şey eskisi gibi değil”. Elbette artık “eskisi gibi” olmayacak hiçbir şey. Bize düşen içinde bulunduğumuz koşullarda sağlıklı, gerçekçi ve diri kalmayı başarmaktır. Bunun için de gündemden ve koşullardan bağımsız, kendinize anlamlı faydalı etkinlikler, işler yapabileceğiniz bir yaşam alanı bulmanızı, oluşturmanızı tüm mağdurlar ve mağdur yakınları için olmazsa olmaz buluyorum. Bunu yakalayabilirseniz, koşulların ağırlığı ile başaçıkmak için önemli bir koruyucu faktörü yanınıza almış olacaksınız.

Düşünce ve duyguları gerçekçi değerlendirmeye ilişkin, önerilebilecek düşünce kayıt formları ve buna dair pratik edilebilecek becerileri basit aramalar yaparak bulmak mümkün. Bu yazının konusu şimdilik bilgi ve farkındalık olduğu için ayrıntı beceri ve alıştırmaları sonraki yazılara bırakıyorum.

**

ψ Hareketsizlik ve Eylemsizlik: Bu konuda bir örnekle gitmek istiyorum. Bildiğiniz gibi KHKlı Nuriye Gülmen’in başlattığı, Semih Özakça, Acun Karadağ, Veli Saçılık ve diğerleri ile giderek büyüyen Yüksel Direnişi 500 günü aşkın süredir devam ediyor. Kendilerine mağdur demeyi uygun görmeseler de onlar da hak ihlalleri, sivil ölüm, işkence, tutukluluk, para cezaları vs. belki bizden daha ağır koşullar altında OHAL’i geçirdiler, geçiriyorlar. Neden onlarda bir depresyon emaresi göremiyoruz? Nasıl bunca şeye rağmen koşulların ağırlığı altında ezilmiyorlar?

Yanlış olmasın yukarıdaki sorularla herkesi “herkes direnişe” ya da “sağlığınızı sivil itaatsizlikte bulacaksınız” gibi bir yönlendirme amacı gütmüyorum. Sadece bu örneklemenin neticesinde amaca dönük bir hareketliliğin, hedefi ne olursa olsun eylem halinde olmanın koruyucu etkisinden bahsetmek istiyorum. Elbette direnişçiler de insan, burada onlar adına konuşmak ya da depresif değiller demekten çok; koşullarla başaçıkma enerjilerinin amaca dönük, anlamlı hareketlilikten geldiğini ifade etmeye çalışıyorum. Dolayısıyla bu şekilde yaşama alışkanlığı, bizzat koşulların üzerine çıkmayı hedeflediklerinden, her türlü baskının etkisini boşa çıkaracak şekilde yaşamlarını düzenleyebildiklerinden, sivil ölümün üzerlerindeki etkilerini azaltıyor.

Depresyonun belirtilerini sayarken, anlamsız etkinliklerde bulunma, davranışlarda ağırlaşma, içsel enerji yoksunluğu demiştik yukarıda. İçinden hiçbir şey yapmak gelmeyen, günlerce evinden çıkmayan, oturduğu yerde saatlerce kalan, bir ev işini bile yapabilmek için uzun süreler geçiren bir insanın neticede depresyona girişi kaçınılmazdır. Bugün sadece bedensel hareketliliğin ve sporun getirdiği fiziksel rahatlamanın, uzun vadede ruhsal bir rahatlığı da sağladığı herkesçe bilinen basit bir bilgidir. Mağdurlar kendilerini biraz zorlayıp kendilerini evden dışarı atarak spor yapsalar dahi bir ölçüde depresif duygudurumlarından korunmaları mümkündür. Psikolojide, davranışçı yöntemler yoluyla yapılan terapilerde kullanılan bir yöntemdir aynı zamanda. Uyarılma ya da rahatlama yoluyla sağlanan fizyolojik tepkilerin, ruhsal ve duygusal sonuçları yoluyla başarılı çözümler sağlanabilmektedir.

Bunun ötesinde, yüksel direnişinden örnek vermemin asıl sebebi, anlamlı ve amaca dönük hareketliliğin asıl koruyucu ve iyileştirici etkisini vurgulamaktı. “Depresyondan korunmak için hareket etmek” çok da güçlü ve sürdürülebilir bir motivasyon kaynağı olmayabilir çoğu kişi için. Oysa kişi inandığı bir davaya, işe ya da kişisel hedefine kendini adasa, buna yönelik gösterdiği her eylemden ve her kazanımdan alacağı geri dönütler ve haz ile kendini yeniden inşa ettiği, işe yaradığı, işlevsel olduğunu hissettiği yaşantılarla hayata tutunması hatta kıymetli işler başarması mümkündür. Bu yol elbette, burada bir cümlede açıkladığım kadar kolay olmayabilir. Bir sürü deneme yanılma, deneyim, duygusal iniş çıkışla başetme, inanılan yolda ısrarcı olma, küçük küçük işlerden hedeflerden başlayıp daha büyük işlere girişmeye kadar kendi içinde apayrı bir dünyadan bahsediyorum. İlla başarı ile sonuçlanmasına da gerek yoktur.

Yalnız yeryüzünde bir insanın anlamlı işlerin peşinde koştuğunu; kendine, topluma, varlığa faydalı işler yaptığını hissetmesi bizzat insanı var eden yegane şeylerden biridir, coşku ve huzur kaynağıdır. Depresyondan olabilecek en uzak haldir.

Bu itibarla, tüm mağdurlara kişisel ya da toplumsal ya da ilahi, anlamlı olduğunu hissettikleri hedefler uğrunda hareket etmeye, eylemde bulunmaya davet ediyorum. Burada önemli olan herkesin kendi koşullarına ve durumuna göre küçük adımlar atarak başlamalarıdır. Zaten depresyonda olan evine kapanmış bir mağdura yanaşıp “Devrim yapalım mı?” diye sorsanız alacağınız yanıt bellidir. Ancak “Yalnız yürümekten hoşlanmıyorum bana eşlik eder misin?” şeklinde bir davet ya da “Elimde falanca bir iş var yapmam gereken bana yardım eder misin?” diyerek çok basit bir hareketlilikle bile mağdurun içine girdiği eylemsizlik, anlamsızlık döngüsünü kırmak, yaptığı iş nedeniyle duygudurumunu bir tık artırmak mümkündür. Benzer şekilde devam ederek kişinin atıl ve boş vakitlerinde kendisi için anlamlı işler, hedefler edinmesine yardımcı olabilmek onun için yapılabilecek en güzel şey olur.

**

ψ Toplumdan ve Sosyal Hayattan Çekilme: Mağdurlar için en büyük problemlerden biri, en yakınlarından siyasilere kadar suçlanma, tecrit edilme, sözel, duygusal saldırılara maruz bırakılma, hedef gösterilme, her an daha kötü koşullarla tehdit edilme, dinlenmeme ve anlaşılmama vb. gibi sosyal ihtiyaçlarımızın elimizden alınmasını  bırakın, sosyal olarak görünür olmanın her gün bedel ödenmesine neden olabileceği bir ortamda yaşamaya çalışmalarıdır. Özellikle depresyon ve intihar vakalarına baktığımızda,  kişilerin mağduriyet öncesi hayatlarında samimi olduğu çevreden; yakın bildikleri dostlar ve aile üyelerinden gördükleri yüz çevirmeler, yalıtılmalar, ilişkilerde bozulmalar ruhsal durumun kötüye gidişinde çok kilit rol oynamaktadır.

Dolayısıyla sivil ölüm koşullarında; mağduriyete, yaşantıya tanıklık, bilinir olma, önemsenme, değer verilme, anlama anlaşılma, karşılıklı bir şeyler alıp verme, merak edilme, sahiplenilme, paylaşabilme vb. gibi gayet insani, sosyal ihtiyaçlarımızın bir şekilde gideriliyor olması en hayati koruyucu unsurlar haline gelmektedir.

Depresyon rahatsızlığı olanlar ya da depresif döngülerinden çıkma konusunda zorluk yaşayan insanlar çoğunlukla bu ihtiyaçlarını kendi başlarına karşılayamazlar; aslında bunları karşılamalarının bir faydası olacağına ya da bunun için bir gayret göstermeleri gerektiğine dahi inanmayabilirler. Onlarla bir şekilde iletişime geçtiğinizde kendisini anlamadığınızdan, kimsenin kendisine yardımcı olamayacağından, değersiz, anlamsız bir kişi olduklarından söz edebilirler. Böyle insanlar farkettiğinizde, biraz sabırlı, duyarlı ve tam da ihtiyacını hissettikleri konuda kararlı bir yardım sağlayabilirseniz, bir süre sonra karşılık alarak kişiyi sosyal olarak daha girişken duruma getirebilirsiniz. Mağduriyet altında gelişen bağların ve dostlukların, daha hayati ihtiyaç ve koşullar altında gerçekleşmesi, kişileri birbirine daha da yakınlaştırır; ne demek istediğimi çoğu mağdur iyi bilir. Yaşadıkları sonrası tanıştıkları dostlarıyla kurdukları samimiyeti, sıcaklığı önceki hayatlarında bulamayan birçok örnek gösterilebilir. Dolayısıyla burada mağdurlar arasında onları birbirine bağlayan karşılıklı bir güzellik söz konusu. Hem birbirimizi hayatta tutmak ve yaşama bağlamak hem de bunun güzelliklerinden istifade etmek için bu ilişkilerin, dayanışmanın kurulması çok kıymetlidir. Mağdurların sağlıkları için bunu ıskalamamasını, “uğraşamam” diyerek geri durmamalarını, çekingenlik göstermemelerini öneririm.

Bu noktadan mağdurların kendi aralarında kurdukları dayanışma ve yardımlaşmanın iyileştirici etkisi kadar mağdur olmayan kişilerle ve genel toplumla kurdukları ya da kuramadıkları sosyal yaşamdan da söz etmek gerekiyor. Belki de çoğu mağdurun asıl güçlük yaşadıkları nokta burası olabilir. Çünkü çoğu mağdur, genel toplum kitlesine laf anlatamamaktan, onların süreci takip edememelerinden kaynaklı bilgi eksikliklerinden hatta birçok yalan habere inanarak iletişime geçmelerinden bunalmış durumda.

İçimizde taşıdığımız inançlarla bunları birleştirip toplumsal vicdana, duyarlılığa, taşındığı iddia edilen kutsal değerlerin aslında sahip olunmadığının idrakine kadar birçok çıkarım yapabiliriz ancak bunların bize kazandıracağı bir şey yoktur. Ne kendimize ne de depresyonumuza ne de topluma bir katkısı olmayacaktır; gördüklerimize dair yaptığımız tespitlerin, şikayetleri, yorumların… Ancak gördüklerimizi sıkılmadan, utanmadan, basitçe birilerine anlatmayı, ilan etmeyi hatta karşı çıkarak meydan okumayı yapabilirsek bunun her şekilde faydalarını alabiliriz diye düşünüyorum.

Şöyle düşünün, mağdurlar arasında dahi duygularımızın anlaşılması, değer verilmek, önemsenmek, her derdinle varlığının kabul edilmesi hoşumuza giderken; bunların mağdur olmayanlarca küçük bir bölümünün yapılması bile üzerimizdeki iyileştirici etkinin katlanması anlamına gelecektir. Tabi duyar gibiyim “Falanca tiplere ne anlatsan anlamazlar” değişlerinizi. Hiç önemli değildir burada karşıdan sonuç almak. Önceliğimiz kendimizi, yaşadıklarımızı anlatmak, gerekirse ve ortam uygunsa haykırmaktır. Bunu genel toplumda ifade edebilmek, şu toplumsal tecrit koşullarında mağdur için büyük bir özgüven, coşku, güç ve katarsis dediğimiz duygusal boşalım imkanıdır. Kendimiz hatta insanlık onuru için buna dair küçük küçük denemeler yapmayı depresif olun olmayın herkese öneriyorum.

Bu noktada genel toplum kitlesinde kendinizi ifade edebileceğiniz başlangıç noktaları olarak, öteden beri ötekileştirilmiş muhalif çevreleri öneriyorum.

Sizden olmayan, sizin gibi olmayan insanlar tarafından anlaşıldığınızı, onlarla duygudaşlığınızı hissettiğinizde aslında yaşadığınızdan çok daha büyük bir sorunun küçük bir parçası olduğunuzun bilincinde olabilmek her şeyi değiştiriyor. Sevmeseniz, uzak kalmayı tercih etseniz bile şu dönemde bu deneyimi pratik etmeyi yine herkese tavsiye ediyorum.

Son olarak bu noktada, bu bilgileri paylaştığım herkese çağrımdır. Mağdur ya da vicdan sahibi herkesin, sivil ölüm şartlarında hayatta kalmasını ve yaşamını kolaylaştırabilmeleri için insani bir sosyal yardımlaşma dayanışma ağının kurulması şarttır. Bu günümüz şartlarında her isteyenin bulunduğu ilçede, ilde ya da elektronik ortamında kolaylıkla yapabileceği bir iştir. İnsan hayatı söz konusu iken yok “Fetöcü ilan ederler bizi” “Özgürlüğümüzden oluruz” gibi rasyonel gelen bahanelerle davranmak özellikle bu memleketin vatanperver, vicdanlı, dindar ya da ilkeli yetişmiş insanlarına yakışmıyor. Unutmayalım ki, bir insan hayatının yitirilmesine göz yummak, ona ortak olmak anlamına gelir. Şu şartlarda böyle davranmak, mağduru sivil ölüme terk eden ve üzerlerinde tepinerek yaşamayı adet edinmiş koltuk sahipleri ve genel toplumun yaptıklarının aynısını tekrar etmektir. Öyle ki mağdurun mağdura yaptığı belki asıl sebep olandan daha büyük bir cinayettir.

**

Görüldüğü gibi konuşulacak, değinilecek çok konu var. Bunları çok daha az, öz, sıkıştırılmış, okunması kolay bir şekilde sizlerle paylaşabilmeyi dilerdim; elimden gelen budur. Sorularınızı, katkılarınızı, eleştirilerinizi bana lütfen ulaştırın. Özellikle faydalı olup olamadığımı, bir farkındalık uyandırma konusundaki etkimi görebilmek istiyorum.

Ekin Bayraklı
Psikolojik Danışman
ekinbayrakli@gmail.com
@icindekin


*1 – Psikiyatri Temel Kitabı, Ertuğrul Köroğlu ve Cengiz Güleç (2007). İntihar; 556-561. HYB Yayıncılık.
*2 – DSM-5 Tanı Ölçütleri Başvuru Elkitabı, Ertuğrul Köroğlu (2013). HYB Yayıncılık
*3 – Evinizdeki Terapist, Dr. Dennis Greenberger ve Dr. Christine Padesky (2014). Altın Kitaplar Yayınevi.
Sosyal Medyada PaylaşFacebookTwitterGoogle+

Etiketler: , , , , , , , , ,
Eklenme Tarihi: 11 Nisan 2018

Konu hakkında yorumunuzu yazın