Hak İhlali Kararı Tüm Tutuklulara Uygulanmalı

yorumsuz
4.882
Hak İhlali Kararı Tüm Tutuklulara Uygulanmalı

Uzun zamandır Anayasa Mahkemesi tarafından verilen bir karar sonrası değerlendirme yapmamıştım. Yüksek Mahkemenin kararını okuduktan sonra da verdiği mesajları, satır aralarındaki ihlal vurgularını, Türk yargısına vermiş olduğu açık ve örtülü mesajları da tespit edince karar metninin gerçekten değerlendirilmesi gereken birçok yönü olduğunu gördüm. Bu ayrıntıları tutuklu yakınları ve süreçten dolayı adli yargılama geçiren kimseler için kayda değer birer tutukluluk itirazı donesi olarak görüyorum. 

Kararın değerlendirmesine geçelim o halde..

Malumunuz üzere Anayasa Mahkemesi tutuklu gazetecilerden Şahin Alpay hakkında kişi hürriyeti ve güvenliği ile ifade özgürlüğünün ihlal edildiği gerekçeleriyle ihlal kararı vermiş ve bu ihlal kararı neticesinde ilk derece mahkemesi tarafından Şahin Alpay serbest bırakılmamıştı. Bu ihlal kararının uygulanmaması neticesinde ilgilinin avukatları Anayasa Mahkemesine ‘ihlal kararının uygulanmaması nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği’ gerekçesiyle yeni bir başvuru yaptılar ve bu başvuru geçtiğimiz günlerde sonuçlandırıldı. Bu sonuca ilişkin Anayasa Mahkemesinin kararını diğer tutuklular bakımından inceleyecek ve kararın vurgu yaptığı noktaları sizlerle paylaşacağız.

Anayasa Mahkemesi, vermiş olduğu 2018/3007 başvuru numaralı ve 15/03/2018 tarihli kararında;

  • 27. paragrafta ilgili hakkındaki ihlalin Türk Yargı Merciilerince giderilmemesi halinde AİHM’in bu ihlali gidereceğini ve bu ihlal kararının AİHS’in 46 ncı maddesi bağlamında uygulanması zorunlu bir karar olduğunu vurgulamaktadır. Bu vurgulama ilk derece mahkemesine hitaben yapılan bir ikaz niteliğinde değerlendirilebilir. Zira kararın ilerleyen kısımlarında Anayasa Mahkemesince incelemesi yapılan alanların somut yargılamaya müdahale olarak değerlendirilemeyeceği, tutukluluk tedbirinden mütevellit olan kişi hürriyetinin ihlalinin yargılamanın esasına ilişkin olmadığı belirtilmektedir. Buna bağlı olarak da, temek hak ve özgürlüklere müdahale niteliği taşıyan durumlar meydana geldiğinde, bu müdahaleyi gerçekleştiren makamların kararları sonucunda oluşan etkiyi son değerlendirecek olan merciin Anayasa Mahkemesi olduğuna dikkat çekilmektedir. Aksi takdirde 2010 yılında meydana gelen Anayasa değişikliği ile hukukumuza dahil olan ‘bireysel başvuru’ yolunun işlevsiz kalabileceğine değinilmektedir. 

 

Anayasa Mahkemesi yapmış olduğu incelemenin sadece ihlali tespit etmekten ibaret olmadığını, bu ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için gerekli tedbirleri almaya da muktedir olduğunu, bu ihlal ve sonuçlarının hangi araçlarla ve ne şekilde ortadan kaldırılacağına dair ilkeleri de belirleyebileceğini, hatta ve hatta ihlali yapan merciin önüne bu ihlali ortadan kaldırmak için tek bir seçenek bırakabileceğini de açık ve anlaşılır biçimde izah etmiştir.

Bu izahı yaparken de, Anayasanın 2. maddesi kapsamında hüküm altına alınan hukuk devleti ilkesinden bir çıkarım yapmıştır. Bu çıkarıma göre; TÜRKİYE CUMHURİYETİ BİR HUKUK DEVLETİDİR. Bir hukuk devletinde uyuşmazlıkların çözümüne ilişkin bir mahkeme kararının bağlayıcı olmaması düşünülemez. Bu bağlayıcılık kapsamında hele ki Anayasa Mahkemesi gibi bir yüksek mahkemenin kararlarının gecikmeksizin uygulanması gerekmektedir. Bu durumun mahkemelerin yargı yetkisine müdahale niteliği taşımayacağı da bahse konu kararın 63. paragrafında şu şekilde ele alınmıştır;

Anayasa koyucu, Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcılığını özel olarak düzenlemiştir. Anayasa’nın 153. maddesinin altıncı fıkrasında; Anayasa Mahkemesi kararlarının yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzel kişileri bağlayacağı hüküm altına alınmıştır. 6216 sayılı Kanun’un 66. maddesinin (1) numaralı fıkrasında da aynı hükme yer verilmiştir. Anılan hükümlerde, Anayasa’nın 138. maddesinden farklı olarak Anayasa Mahkemesi kararlarının yargı organları yönünden de bağlayıcı olduğu ifade edilmiştir. Dolayısıyla bireysel başvuruya ilişkin olanlar da dahil olmak üzere Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcılığına ilişkin bir tereddüt bulunmamaktadır. Nitekim Anayasa Mahkemesinin bireysel başvuruya ilişkin kararlarının bağlayıcı olduğuna ilişkin Yargıtay ve Danıştay kararları dikkate alındığında Türk hukukunda bu konuda bir uygulama sorununun da bulunmadığı görülmektedir (bkz. §§ 22-24).

Bu ifadelere göre, Anayasa Mahkemesince bireysel başvuru sonucunda bile verilmiş olsa, bir kararın uygulanmaması düşünülemez. Çünkü Anayasanın 153 üncü maddesi kapsamında Anayasa Mahkemesine Türk Yargı Sisteminin en tepesinde hukukun üstünlüğünü muhafaza etme görevi verilmiştir. Yukarıdaki ifadelerle de Anayasa Mahkemesi, vermiş olduğu kararını uygulamayan ilk derece mahkemesine bu vazifesini hatırlatmakta ve hiyerarşik yapıdaki yerini belirtmektedir. Bunun akabinde de, Anayasa Mahkemesi bir karar verdiğinde bu kararın Anayasa uygunluğunu denetleyecek herhangi bir mercii olmadığını da Anayasanın 6 ncı maddesi kapsamında hatırlatmaktadır. 

  • Günümüzde devam eden yargılamalar sonucunda meydana gelen tutukluluk tedbirinin Anayasanın 19 uncu maddesi kapsamında güvence altına alınan kişi hürriyeti ve güvenliği hakkına ne şekilde sirayet ettiğine bakmak gerektiğini düşünüyorum. Zira bu durum şuan tutuklu bulunan kimseler bakımından da değerlendirilmesi gereken bir olay. 

Anayasa Mahkemesi kişi hürriyeti ve güvenliği hakkına müzahir olarak somut yargılamalar kapsamında tutuklama tedbirinin uygulanabilirliği için suçun işlediği konusunda ‘kuvvetli belirti’nin bulunmasını aramıştır. Karar metninde bu ‘kuvvetli belirti’ kavramına çok fazla yer verildiğini görüyoruz. Buna göre de bu kavramın yargılama yapan ilk derece mahkemeleri tarafından yeniden gözden geçirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Yani her bir tutukluluk hali bakımından bu halin sürdürülebilir olduğuna dair karine teşkil eden belirti veya delillerin yeniden değerlendirilmesi gerekiyor kanaatimce. Çünkü AYM tutuklamaya konu olan ve bu “tedbirin uygulanmasını gerektiren delillerin somut olgularla gerekçelendirilerek açıkça gösterilmesini”istemektedir.

Nitekim bu istek neticesinde, Anayasa Mahkemesinin başvurucu hakkında vermiş olduğu önceki kararında belirttiği üzere Anayasanın 19. maddesi uyarınca tutuklamanın ön koşulu olan suçun işlendiğine dair ‘kuvvetli belirti’nin soruşturma makamlarınca yeterince ortaya konulamadığı sonucuna varılmıştır. Yani tutuklamayı meşru kılacak deliller dosya kapsamında mevcut değildir. 

Peki bu durum somut olaydan bağımsız olarak diğer tutuklu sanıklar bakımından nasıl tezahür edecektir? Şahin Alpay gibi kamuoyunun gözünün önünde olan bir gazeteci bakımından bile suçun işlendiğine dair kuvvetli belirti soruşturma makamlarınca ortaya konulamadıysa, diğer tutuklular bakımından ortaya konulabilmesi mümkün müdür?

Bu kapsamda karar metninin 80. paragrafında yer alan ifadeler doğrultusunda, Anayasa Mahkemesinin vermiş olduğu bir ihlal kararı neticesinde ilgili merciiler ihlal kararının niteliğini dikkate alarak ihlal ve sonuçlarını ortadan kaldıracak şekilde hareket etmek zorundadırlar. Yani burada dikkat çekilmesi gereken husus;

– İhlal kararının niteliği: Anayasa Mahkemesinin Türk Yargı Sistemi kapsamında en yüksek mahkeme olması sebebiyle nihai kararı veren mercii olması ve bu kararı hiçbir makam veya merciin denetleyemeyeceğidir. 
– Zorundalık kavramı: Anayasa Mahkemesince verilen kararların kesinlikle ve kesinlikle uygulanması zorunlu kararlar olduğudur.
  • Bu duruma göre Anayasa Mahkemesinin de belirttiği üzere, ilk ve sonrası derecedeki mahkemelerin görevi; ANAYASA MAHKEMESİNİN GÖREV VE YETKİLERİNİN KAPSAMINI DEĞERLENDİRMEK DEĞİL, ANAYASA MAHKEMESİNCE TESPİT EDİLEN İHLALİ VE SONUÇLARINI ORTADAN KALDIRMAKTIR. Sanıyorum ki bu ifade Anayasa Mahkemesinin Türkiye Cumhuriyeti kapsamında yer aldığı konumun belirtilmesi amacıyla oluşturulmuş bir bildiri niteliğindedir. 

Anayasa Mahkemesi konumu itibariyle vermiş olduğu kararların sorgulanıp denetlenemeyeceğini AİHM nezdinde tüm dünyaya ilan etmiştir. Bu durum da Anayasa’da hüküm altına alınan düzenlemelerle beraber değerlendirildiğinde, malumun ilanıdır.

Anayasa Mahkemesi yargı teşkilatı içerisinde bulunduğu yeri kesin, net ve şüpheden uzak biçimde işaret etmektedir. Bu işareti de Anayasanın 153. maddesine dayanarak vermektedir. Bu hüküm kapsamında, Anayasa Mahkemesi kararlarının yargı organları bakımından da bağlayıcı olduğunu söylemek elbette ki mümkündür.

Anayasa Mahkemesinin sürekli atıf yapmış olduğu kuvvetli belirti kavramı kapsamında yeni olgular da meydana çıkarsa, bu konudaki nihai değerlendirme makamı da yine Anayasa Mahkemesidir. Böylesi bir durumun varlığında tutuklama tedbirinin yeniden gözden geçirilmesi konusunda son söz yine Yüksek Mahkemenindir. 

Kararın verildiği günden bu yana birçok hukukçu Anayasa Mahkemesinin bahse konu kararını değerlendirip çeşitli çıkarımlarda bulundular. Bu kararın aslında AİHM’eyönelik bir karar olduğunu vurguladılar. Ancak ben karar metnini incelediğimde Anayasa Mahkemesinin kesin ve net hatlarla yargı sistemine ve kamuoyuna konumunu hatırlattığını düşünüyorum. Bu ifadeler AİHM’e yönelik; ‘Türk Yargı Sisteminin Patronu Benim.! Mesajını taşıyabilir. Ancak bu durum Anayasa Mahkemesine Türkiye Cumhuriyet Anayasasınca verilen konumu tartışmaya açmaz.

Anayasa Mahkemesi, Anayasamız kapsamında görevleri ve yetkileri açıkça belirtilen, bu hususta olduğu gibi diğer hususlarda da nihai karar verme yetkisi taşıyan bir makamdır. Vermiş olduğu kararın uygulanmaması ise bir tezatlık durumundan mütevellit değildir muhtemelen. Zaten hukuk sistemi içerisinde yer alan hukukçu kadar hukuk görüşü mevcuttur.

İlk derece mahkemesinin önceki kararı uygulamayıp bu kararı uygulamış olması da mevcut durum bakımından hukuk sistemimizde bir kriz olmadığının göstergesidir. Kararlarının ve somut yargılamalar kapsamındaki inceleme yetkisinin sorgulanmadığı Anayasa Mahkemesinin diğer tutuklulardan gelen başvuruları da aynı hassasiyetle inceleyip bu ihlalin tespit edilmesi durumunu AİHM’e bırakmayacağını düşünüyorum. 

Bu kapsamda Anayasa Mahkemesinin vermiş olduğu karar neticesinde ülkemizde süren yargılamalar kapsamında mahkemelerin ‘kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı’ kapsamında mevcut durumu kararda yer alan ilkeler bakımından yeniden değerlendireceklerini düşünüyorum. Çünkü kararda da belirtildiği üzere, tutukluluğun gerektirdiği kuvvetli belirti kapsamında somut gerekçelerle tutuklama yapılmalı ve bu durumun değişip değişmediği periyodik olarak kontrol edilmelidir. Zaten Ceza Muhakemesi Hukuku kapsamında düzenlenen aylık tutukluluk halinin değerlendirilmesi de bunun için vardır.

Bu karar bireysel nitelikte olmasına karşın, Anayasa Mahkemesinin belirttiği gerekçe ve ilkeler kapsamında tüm tutuklular için uygulanabilirlik emsalidir. Bu karar doğrultusunda, halen süren yargılamalar bakımından tutukluluk hallerinin somut olayın verilerine göre yeniden değerlendirileceğini ve tahliyelerin artarak devam edeceğini sanıyorum. Çünkü Anayasa Mahkemesi Şahin Alpay nezdinde tutuklama tedbirine yeni bir bakış açısı getirmiş ve kuvvetli belirti durumunun tayin ve takdir yetkisinin derece mahkemelerinde olduğunu vurgulamıştır. Bu duruma göre, mahkemeler tutuklama tedbirine Anayasa Mahkemesi bakımından yeni bir bakış açısı getirecek ve uzun tutukluluk sürelerini de dikkate alarak tahliyeler verebileceklerdir. Bu yüzden süren yargılamalar neticesinde Anayasa Mahkemesinin kararındaki ifadeler de gerekçe gösterilerek mahkemelere tahliye talebi yapılabilir.

Türk Yargısının adaletin tecelli etmesi için mücadele edeceğine, suçun ve suçlunun tespiti için gerekli hassasiyeti göstereceğine dair her daim ümitliyim. Hak yoldan ayrılmayan, hakkını meşru zeminde arayan herkes için ümit verici bir karar daha...Saygılarımla.

Fatih ALKAN

Sosyal Medyada PaylaşFacebookTwitterGoogle+

Etiketler: , , , , , ,
Eklenme Tarihi: 20 Mart 2018

Konu hakkında yorumunuzu yazın