Hak İhlalleri Dosyası 5–Suç Ceza Esasları

yorumsuz
1.773
Hak İhlalleri Dosyası 5–Suç Ceza Esasları

Suç ve ceza… Dünya edebiyatının ünlü yazarlarından Dostoyevski’nin ünlü eseri olarak zihnimizde yer almış bir kavram. Ancak Türk Hukuku kapsamında bu kavramların tanımını yapmak gerekiyor sanırım.

“Suç, kanunun suç olarak düzenlemekte menfaat gördüğü bir değerin ihlalinin cezalandırılmasıdır. Suçun işlenmesi hukuki bir ilişkinin doğmasına sebebiyet verir. Çünkü kanun tarafından korunmuş bulunan, aslında ihlal edilmemesi gereken bir emir ihlal olunmuştur. İhlalin sonucu, ihlal eden ceza yaptırımı ile cezalandırılmaktadır. Yüklenen ceza insanın ruh ve canına yönelik olabileceği gibi malına da yönelik olabilir.”

Ceza ise, suçun karşılığı olarak uygulanan zorlama ve yoksunluklar ceza (yaptırım) olarak isimlendirilir.”

Suç ve ceza kavramları da diğer durumlar gibi masumiyet karinesi çerçevesinde değerlendirilmelidir. Bu durum da yazı dizimizin temel dayanağı olan Anayasanın 38 inci maddesinde düzenlenmiştir. İlgili madde kişiye yapılacak suçlamayı, bu suçlamanın ana hatlarıyla çerçevesini ve suç sonucunda kişiye uygulanacak cezai müeyyideyi açık biçimde düzenlemiştir. Daha anlaşılabilir biçimde konumuzu ele alabilmek için Anayasamızın ilgili maddesini buraya eklemekte fayda görüyorum:

C. Suç ve cezalara ilişkin esaslar
Madde 38 – Kimse, işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanunun suç saymadığı bir fiilden dolayı cezalandırılamaz; kimseye suçu işlediği zaman kanunda o suç için konulmuş olan cezadan daha ağır bir ceza verilemez.

Suç ve ceza zaman aşımı ile ceza mahkumiyetinin sonuçları konusunda da yukarıdaki fıkra uygulanır.

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz.

Hiç kimse kendisini ve kanunda gösterilen yakınlarını suçlayan bir beyanda bulunmaya veya bu yolda delil göstermeye zorlanamaz.

(Ek fıkra: 3/10/2001-4709/15 md.) Kanuna aykırı olarak elde edilmiş bulgular, delil olarak kabul edilemez.

Ceza sorumluluğu şahsidir.

(Ek fıkra: 3/10/2001-4709/15 md.) Hiç kimse, yalnızca sözleşmeden doğan bir yükümlülüğü yerine getirememesinden dolayı özgürlüğünden alıkonulamaz.

(Ek fıkra: 3/10/2001-4709/15 md; Mülga fıkra: 7/5/2004-5170/5 md.)
(Değişik onuncu fıkra: 7/5/2004-5170/5 md.) Ölüm cezası ve genel müsadere cezası verilemez.

İdare, kişi hürriyetinin kısıtlanması sonucunu doğuran bir müeyyide uygulayamaz. Silahlı Kuvvetlerin iç düzeni bakımından bu hükme kanunla istisnalar getirilebilir.

(Değişik son fıkra: 7/5/2004-5170/5 md.) Uluslararası Ceza Divanına taraf olmanın gerektirdiği yükümlülükler hariç olmak üzere vatandaş, suç sebebiyle yabancı bir ülkeye verilemez.

İlgili maddenin ilk fıkrası hukuk terminolojisinde suçların ve cezaların geriye yürümezliği ilkesini ihtiva ediyor. Yani bu hükme göre bir fiil işlendiği tarihte hukuka aykırı olarak nitelendirilmiyorsa, işlendiği tarihten sonra da oluşturulan normlarla da suç olarak nitelendirilip kişiye ceza verilemez. Bu hükmü somut olaya uygularsak eğer;

Bankaya para yatırmak yatırıldığı tarihte meşru ve hukuka uygunsa sonrasında bu durumdan ötürü kişilere ceza verilemez. Daha önceki yazılarda belirttiğim ifadeyi salt haliyle buraya not etmek gerektiğini düşünüyorum;

“Bankaya Bankacılık Kanunu madde 71 uyarınca 4 Şubat 2015 tarihinde el konulduğunu görüyoruz. El koyma kararının gerekçesi ise ilgili maddenin “b” bendi uyarınca ‘Katılım bankasının faaliyetinin devamı, katılım fonu sahiplerinin hakları ve mali sistemin güven ve istikrarı bakımından tehlike ortaya çıkması’ halinde bankaya el konması. Yani bu tarihte yapılan el koyma işleminde “bankanın terörü finanse etmesi”,”terör örgütüne yardım yapması” gibi gerekçeler YOKTUR.

BDDK, 7 üyeyle almış olduğu kararda banka katılımcılarının menfaatini koruma amacıyla bankaya el koymuştur. Bu tarihten önce ve bu tarihten sonra bankada hesabı bulunan kimselere örgütü finanse etme suçlamasının yapılması yersizdir. Hele ki el koyma tarihinden sonra bankanın devlet güvencesine alındığı düşüncesiyle banka hesabını açık tutan kişiler için bu durum sağlıklı bir antitezdir. Bu zamandan sonra sistematik bir şekilde banka kontrollü olarak TMSF’ye devredilmiştir. Yani el koyma tarihinden önce ve sonrasında 15 Temmuz darbesi sonrası soruşturmalar başlayana kadar bankanın terör örgütü finansmanı sağladığına ilişkin bir tespit ya da çıkarıma rastlanılmamaktadır.

TMSF’ye yapılan devir işlemi sonrası Fon tarafından yapılan açıklamada da; BDDK kararıyla bankanın YÖNETİM VE DENETİMİNİN TMSF’ye devredildiği belirtilmiş, BANKANIN BANKACILIK FAALİYET İZNİNİN KALDIRILMADIĞI vurgulanmış ve YERLİ-YABANCI SERMAYE VE TASARRUF SAHİPLERİNİN ENDİŞE ETMEMELERİ GEREKTİĞİ SÖYLENMİŞTİR.

Bu çerçevede çıkarılan sonuç; bankanın el koyma tarihine kadar Terörle Mücadele Kanunu ve Türk Ceza Kanunu kapsamında terör örgütüne yardım veya örgütün finanse edilmesi gibi herhangi bir suç olarak nitelendirilecek tasarrufta bulunmadığıdır. El koyma sürecinden sonrasında ise tasarruf kabiliyeti tamamen TMSF ve BDDK vasıtasıyla Devletimizin tekelinde bulunduğu için terör örgütüne yardım suçu gerek banka yönetimi gerekse bankada hesabı bulunan kimselere isnat edilemeyecektir. Bankada hesabı bulunduğu sebebiyle yargılanan veya ihraç edilen bu tespitler ışığında,banka hesabının örgüte yardım ve yataklıktan ziyade İslami bankacılık sektörünün gereği olarak hesaplarının bulunduğunu belirtirler. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın da Bank Asya isimli katılım bankasını, faizsiz bankacılık işlemleri dolayısıyla çalışılabilecek bankalar arasında önerdiğini göz önüne alalım.

– Diğer bir konu ise hukuka uygun olarak kurulan ve bu çerçevede faaliyet gösteren meşru ve legal bir sendikaya üye olmak durumudur. Yine bu hususta da daha öncesinde belirttiğimiz üzere; ‘Sendikalaşma, sanayileşme süreci sonucunda ülkemize 1970’li yıllardan sonra işçiler için, 1990’lı yıllardan sonra ise kamu görevlileri için gelmiştir. Uluslararası hukuk bakımından AİHS madde 11’de düzenlenmiştir. Sözleşmenin ilgili maddesinde herkesin barışçıl olarak toplanma ve dernek kurma özgürlüğünden bahsedilmiş,bu özgürlüklerin korunabilmesi amacıyla sendika kurulabileceği belirtilmiştir. İç hukukumuzda ise 4688 sayılı ve 25/06/2001 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları Ve Toplu Sözleşme Kanununda düzenlenmiştir. Bu kanunun 6. Maddesinde kuruluş işlemleri belirtilmekte olup aynı madde içerisinde şartların varlığı ile ilgili Valilikçe mahkemeye başvurulup sendikanın mahkemece kapatılacağı öngörülmüştür. Yani sendika üyeliğinin terör örgütü üyeliğiyle bağdaştırılmayacağı apaçık ortadadır. Kamuoyunda yer alan bilgilere göre bazı sendikaların DHKP/C veya PKK gibi terör örgütleri ile organik bağları olduğu iddia edilmesine rağmen bu sendika üyelerinin terör örgütü üyeliğinden yargılanmamış ve kamu görevinden ihraç edilmemiş olmaları da dikkat çekicidir. Dolayısıyla 4688 sayılı kanunun 20. Maddesinde düzenlenen “yasaklar” kısmında da sendika faaliyetlerinin Anayasa da belirtilen Cumhuriyetin nitelikleri ve demokratik esaslara aykırı olmayacağı belirtilmiştir. Böylece ilgili kurumların kurulması ve faaliyet göstermesine izin verdikleri bir sendikaya üye olmak suç olmaktan ziyade bir şüphe bile oluşturamaz. Çünkü ilgili kanunca yasak faaliyette bulunan sendikaların mahkemece kapatılacağı belirtiliyor, üyelerinin cezalandırılacağı değil…’ ifadelerini yinelemekte fayda görüyorum.

– Diğer bir yandan ise Bylock konusunda ise söylenebilecek her şey söylendi, bu konudaki hukuka aykırılıkları çoğu kişi bizzat biliyor artık.

38 inci maddenin dördüncü fıkrasında ‘Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar kimse suçlu sayılamaz.’ ifadesi yer almaktadır. Bu hususu daha derinlemesine bir şekilde ‘masumiyet karinesi’ konulu yazımızda ele almıştık.

5 inci fıkrada ise hiç kimsenin kendisini ve kanunda gösterilen yakınlarını suçlamaya yönelik beyanda bulunamayacağı ve zorlanamayacağı belirtilmektedir. Şu an devam eden yargılama süreçlerinde kişilerin eşlerini, çocuklarını ve diğer yakınlarını suçlamaya yönelik beyanlarda bulunmaya yönlendirildiğini görmekteyiz. Bu konudaki somut örnekleri yaşanmışlıklar sayesinde herkes kendisi verebilecektir ancak, şüpheli sıfatıyla soruşturulan kimselere ‘Eşin terör örgütü üyesi mi?’, ‘Baban şu şu fiilleri işledi mi?’ gibi sorular yöneltilmiş ve daha da ileri gidilerek bazı kamu görevlileri ile diğer kişilere 15 Temmuz sürecinden sonra ‘personel bilgi formu’ adı altında özel hayatlarına, 2 veya 3 üncü derecedeki kan ve sıhri hısımlarından bahse konu soruşturmalarda yer alanlar olup olmadığı bile sorulmaktadır. Tüm bu durumlar da yukarıda yer alan hükmü şüphesiz ki ihlal etmektedir.

6 ncı fıkrada, kanuna aykırı olarak elde edilen bulguların delil olarak nitelendirilemeyeceği ifade edilmektedir. Bu konuda hepimizin aklına gelen durum ise Bylock tespit raporlarıdır. Öncelikle Anayasada ve Uluslar arası sözleşmelerde yer alan haberleşme özgürlüğünü ihtiva eden maddeleri okumakta fayda var. Öncelikle Anayasamızın 22 nci maddesi:

C. Haberleşme hürriyeti
Madde 22 – (Değişik: 3/10/2001-4709/7 md.) Herkes, haberleşme hürriyetine sahiptir. Haberleşmenin gizliliği esastır.

Millî güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlâkın korunması veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması sebeplerinden biri veya birkaçına bağlı olarak usulüne göre verilmiş hâkim kararı olmadıkça; yine bu sebeplere bağlı olarak gecikmesinde sakınca bulunan hallerde de kanunla yetkili kılınmış merciin yazılı emri bulunmadıkça; haberleşme engellenemez ve gizliliğine dokunulamaz. Yetkili merciin kararı yirmidört saat içinde görevli hâkimin onayına sunulur. Hâkim, kararını kırksekiz saat içinde açıklar; aksi halde, karar kendiliğinden kalkar.

İstisnaların uygulanacağı kamu kurum ve kuruluşları kanunda belirtilir.

İlgili maddenin son cümlesi hepimizin kafasında aynı soru işaretini oluşturuyor zannımca. Milli İstihbarat Teşkilatınca yapılan Bylock tespitleri hukuka uygun mu? Böylesi bir tespitin yapılması Milli İstihbarat Teşkilatının işleyişine yönelik olarak düzenlenen kanun, kanun hükmünde kararname, yönetmelik, yönerge veya tüzüklerle meşru sayılmış olabilir. Ancak önemli olan böylesi bir tespit içerisinde elde edilmesi planlanan suç bulgularıdır. Bahse konu programda, kişilere isnat edilen terör örgütü faaliyeti kapsamında ne tür delillerin elde edildiğidir. Daha önce de belirttiğimiz üzere, suç içeren bir yazışma Bylock’ta da, Whatsapp’ta da, SMS yoluyla da yapılsa suçtur. Ve Bylock vasıtasıyla böylesi bir planlama ile suç işleyenler muhakkak ki yargılansınlar. Geçmiş zamanda yapılmış olan Ergenekon/Balyoz soruşturmaları kapsamında yer alan ‘Darbe Günlükleri’nde yer alan ifadeler suç kapsamında delil olarak yer almıştı. Yine 15 Temmuz tarihinde darbeye teşebbüs ettiği belirtilen ‘Yurtta Sulh Konseyi’nin Whatsapp grubu olduğu aşikar ve bu grupta alenen darbe organize edildiği görülüyor. Peki bu çerçevede, aynı mantığa göre bütün Whatsapp kullanıcılarının darbe teşebbüsü suçlamasıyla gözaltına alınması gerekmez mi?!

İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin 12 nci maddesi ise:
“Madde 12 – Kimsenin özel yaşamına, ailesine konutuna ya da haberleşmesine keyfi olarak karışılamaz, şeref ve adına saldırılamaz. Herkesin bu gibi karışma ve saldırılara karşı yasa tarafından korunmaya hakkı vardır.” hükümlerini içerisinde barındırmaktadır.

Tüm bu bilgiler ışığında, öncelikle suçların ve kanunların geriye yürümezliği ilkesi çerçevesinde büyük bir ihlal yapıldığını görüyoruz. Sonrasında ise kişilerin yargılanmaları çerçevesinde maruz kaldıkları hukuka aykırılıkları somut olarak nitelemek amacı taşımaktayız. Bu çerçevede savunma argümanlarınızda kullanacağınız iyi doneler barındırması bakımından geniş çerçeveli bir yazı olması temennisiyle…

Fatih Alkan
Hukukçu

Sosyal Medyada PaylaşFacebookTwitterGoogle+

Etiketler: , , , , ,
Eklenme Tarihi: 29 Eylül 2017

Konu hakkında yorumunuzu yazın