Myanmar Olayı ve Evrensel OHAL Mağdurları

yorumsuz
1.596
Myanmar Olayı ve Evrensel OHAL Mağdurları

Myanmar’ın Arakan bölgesinde yaşayan müslümanlara karşı devletin bizzat organize ettiği ya da göz yumduğu şiddet olayları son birkaç yıldır gündemimizde. Bölgede tansiyonun tekrar artmasıyla bugünlerde yine çokça konuşulmaya başlayınca birkaç yıl önce yaşadığım ve olaylara bakışımı tümden değiştiren bir olay aklıma geldi.

Amerika Birleşik Devletleri’nde “Devlet-i Ali” tarafından verilen bursla yüksek lisans için bulunduğum sırada Tayland’lı bir arkadaşım vardı. Kendisi uluslararası politika bölümünde okuduğundan dolayı dünyanın her tarafındaki politik gelişmelere çok meraklıydı. O günlerde Suriye’deki iç savaş hergün yeni yeni aktörlerin sahne almasıyla iyiden iyiye alevlendiğinden ve ben de meselede açıkça taraf olan bir ülke vatandaşı olduğumdam bu konuda çok fazla soruya muhattap oluyor ve bildiğim kadarıyla cevap vermeye çalışıyordum.

Birgün sohbet sırasında Tayland Myanmar’ın komşusu olduğundan bu konuda bilgisi olabileceğini düşünerek Arakan’da yaşanan olayları sordum. Kendisi bu görüşe katılmasa da Myanmar’ın resmi söyleminin Rohingya müslümanlarının İngiliz işbirlikçisi “vatan hainleri” oldukları şeklinde olduğunu, dolayısıyla normalde barışçıl tutumlarıyla bilinen Budist ahalinin de bu söylemle Arakanlılara karşı kışkırtıldığını anlattı.

O gün devlet güdümündeki propogandanın Budist bir rahibi bile insan yakan bir caniye çevirebileceğini dehşetle farketmiş ve kendi kendime hiçbir devletin tahakkümü altındaki hiçbir topluluk hakkında söylediklerine inanmayacağıma söz vermiştim.

Kader teoride öğrendiğim bu dersi yeterli görmemiş olacak ki, yıllar sonra ben de diğer onbinlerce OHAL mağduru gibi kara propogandaya maruz kalarak terörist ilan edilip işimden edildim. İnsan böylesine travmalar yaşayınca ve olayları hakk’el yakin idrak edince geçmişe dair bildiği fakat yeterince iyi değerlendiremediği olayları farklı bir gözle yeniden ele alma imkanına kavuşuyor.

Ben de yeni kazandığım bu hassasiyetle yakın tarihimizde kara propogandaya ve sistematik nefret suçuna kurban gidenleri daha iyi anlamaya başladım. Örneğin, bugünlerde sene-i devriyesini yaşadığımız 6-7 Eylül 1955 olaylarından sonra Fenerbahçe’nin ve Milli Takım’ın Rum kökenli oyuncusu Lefter Küçükandonyadis’in söyledikleri OHAL düzeninin bu topraklarda kökleri çok derine giden yapısal bir sorun teşkil ettiğini açıkça ortaya koymaktadır. Bakın Lefter kara propogandayla paralize olmuş kalabalıkların vahşi saldırısı karşısında şaşkınlığını nasıl ifade ediyor:

15 gün önce gol attığımda omuzlardaydım. O gün ise kayalar ve boya tenekeleriyle karşılandım. En kötüsü ise harçlık verdiğim çocuklar evime saldırdı. Evde ne pencere ne kapı kalmıştı. Kızlarım küçüktü, onları öldürmeye kalktılar. Sonra çok sordular kim yaptı diye, o gün polise de söylemedim, bugün de söylemeyeceğim.

Lefter herkesin gösteremeyeceği bir olgunlukla evine ve ailesine saldıranları da kara propogandanın kışkırttığı mağdurlar olarak değerlendirip polise ihbar etmemişti. Ne diyelim, Allah hepimize böyle yüce gönül nasip etsin.

Bu arada devran hızla dönmüş, 6-7 Eylül olaylarında iktidarda olan Menderes 1960 darbesi sonrasında kendini sanık sandalyesinde bulmuştu. Bu arada müesses nizamın mütemmim cüzü olan kara propoganda makinası yeni “loserlar” olan Demokrat Partililer için hararetle çalışmaya başlamıştı bile. Ahalinin olaylar karşısındaki tutumunu ünlü işadamı İshak Alaton’un ağızından dinleyelim:

Darbe günlerinde o karışıklığı yaşıyoruz, toplumda tedirginlik var ama ben henüz Ankara’da ne olup bitiyor bilmiyorum. 1961 yılında Menderes asılınca bile pek etkilenmedik, hatta normal karşıladık. Çünkü o zamanlar öyle bir beyin yıkama var ki, hangi gazeteyi açsan Başbakan’ın metresinin donundan söz ediyor veya kasasından şu pislikler saçıldı diyor, adam yerden yere vuruluyor. Ve bu tür yayınlar halkta etki yapıyor; “Böyle Başbakan eksik olsun, iyi ki kurtulduk” diyorlar. Askeri idarenin yönettiği korkunç bir propoganda, karalama kampanyası var. Böylece adamın idam edilmeye müstehak bir canavar olduğu anlatılıyor. Biz de bunu okuyoruz, inanıyoruz, itiraz etmek kimsenin aklına gelmiyor. Belki de gözümüz kör, sadece işimize bakıyoruz. Bir korkak koyunlar sürüsü sanki…

İshak Alaton’un 1961 yılındaki ahval ve şeraiti anlattığı satırları okuyunca aradan geçen elli yıla rağmen insanın içinden “batı cephesinde yeni birşey yok” demekten başka birşey gelmiyor.

Fakat burada halkın duyarsızlık performansında hiçbir değişme olmamasının yanında dikkat çeken başka bir nokta var, o da İshak Alaton’un daha önce devletin haşin yüzüyle karşılaşmış bir vatandaş olarak nasıl bu kadar empati yoksunu bir tavır takınmış olduğu. Zira 1960’tan sadece 18 yıl önce 1942 yılında gayrimüslimlerin mallarına “çökmek” ve sermayeyi “yerli ve millileştirmek” amacıyla çıkarılan Varlık Vergisi Kanunu’nun mağdurlarından biri de Alaton ailesi olmuş, oldukça zengin olan ailenin tüm malvarlığına “vergi” adı altında elkoyulduğu gibi fahiş “verginin” geri kalanını ödeyemedikleri için babası Hayim Alaton ceza olarak alıkonarak Erzurum’daki çalışma kampına götürülmüştü.

Görüldüğü gibi zalimlerin zamandan ve mekandan “münezzeh” olan evrensel OHAL kardeşliği tarihin bambaşka bir kesitinde yine “canını sıkan” bir kesimi öğütmekle meşguldür. Bu arada konuya bir parantez açıp, her ülkede ve her çağda OHAL rejimlerinin Aşık Veysel’den mülhem “Benim sadık yarim kara propagandadır” diye adına aşk türküleri yazdığı kara propoganda makinası o aralar ne yapıyor, gazete manşetleri üzerinden hemen bir göz atıp çıkalım:

  • “Üç Yahudi’nin marifeti. Limon tuzu yerine sıhhate zararlı maddeler satıyormuş.”
  • “İstifçi iki Yahudi yakalandı.”
  • “Bilinen Yahudi tüccarı Simon Brod dün tutuklandı.”
  • “Açıkgöz bir Yahudi filit yerine renkli su satıyormuş.”
  • “Eroin satan bir Yahudi!”
  • “Kiraların artmasına Yahudiler sebep olmuş.”

Görüldüğü gibi ülkemizin en iyi çalışan, en kurumsallaşmış yapısı olan kara propoganda makinası o zaman da formunda!

Taa Myanmar’dan başlayıp yakın tarihimizdeki hızlı bir yolculukla göz attığımız evrensel OHAL kardeşliğinde din, dil, ırk, zaman ve mekan ayrımı olmaksızın bütün zalimlerin adeta tornadan çıkmışçasına aynı yöntemleri, aynı söylemleri kullandığını, aynı suçlamalarla muarızlarını sindirmeye çalıştığını gördük. Fakat asıl üzerinde düşünülmesi gereken bu süreçlerin yok edici motivasyonlarının yanında dönüştürücü etkileri.

Öyle ki, bir önceki turda çekiçle örsün tam ortasında alabildiğine ezilenler süreçte yaşadıkları travma ve yalnızlığın getirdiği mazeretle bir sonraki turda çekici tutan, alkışlayan veya susan olabiliyor. Hatta Myanmar’daki trajedinin baş sorumlusu olan Myanmar Başbakanı Aung San Suu Kyi’nin aynı zamanda Nobel Barış Ödülü sahibi olması gibi ultra-ironik, hatta absürd durumlar ortaya çıkabiliyor.

Meselenin biz KHK mağdurlarına bakan yönü de var tabi. Ben yaşadığımız mağduriyetin ilanihaye sürmeyeceğini, yakın vadede çözümleneceğini düşünenlerdenim. Fakat akabinde dengemizi korumak son derece mühim. Önceki yazımda referans verdiğim Orwell’in “1984” romanına bir kez daha başvurmak istiyorum. Orada baskıcı ve despot yönetim muhalifleri yakından takip ve tespit etmekte ancak asla öldürmek vb. aşırı yollara başvurmamaktadır. Çünkü, 1984’teki diktatör, gerçek dünyadaki birçok muadilinin aksine, insanları öldürmekle, sindirmekle fikirlerin öldürülemeyeceğini bilecek kadar akıllıdır. Onun için muhalifleri işkenceyle inandıkları değerlere ve sevdikleri kişilere ihanet etmeye zorlayıp özsaygılarını yoketmeye çalışmaktadır. İşte biz de KHK mağdurları olarak yakın gelecekte fırtına dindiğinde bir yol ayrımına geleceğiz. Çok uç bir örnek olsa da, ya Lefter’in yolunu seçeceğiz ya da Alaton gibi yırttığımıza şükrederek kuruyemişlerimizi hazırlayıp kara propoganda makinasının yeni talihliler için start almasını bekleyeceğiz. Selametle.

Hasan Sezai / @hasansezai22

Sosyal Medyada PaylaşFacebookTwitterGoogle+

Etiketler: , , , , ,
Eklenme Tarihi: 15 Eylül 2017

Konu hakkında yorumunuzu yazın