Stasi İle İltisak

yorumsuz
1.016
Stasi İle İltisak

19 Temmuz 2016 tarihinde ilan edilen OHAL’in bir yılını doldurmasının ardından kaldırılacağı yönündeki cılız temenni ve umutlar da artık yavaş yavaş kendini gerçekliğin soğuk atmosferine bırakmaya başladı. 18 Ekim 2017 tarihinde süresi dolacak olan son üç aylık OHAL kararının uzatılacağı yönünde iktidar ve muhalefet çevrelerinde tam bir fikir birliği var. Bu konsensüs OHAL’i gerektirecek herhangi somut bir emarenin mevcudiyetinden ziyade OHAL rejiminin artık Türkiye’de herkesçe “yeni normal” olarak kabul edilmesinden kaynaklanıyor.

İçeride OHAL düzeninin kimi gönüllü kimi cebri olmak üzere tüm kesimler tarafından benimsenmesiyle birlikte püskürtülmesi gereken tüm itirazlar da haliyle uluslararası çevrelerden gelen eleştirilerden ibaret. Gerek tekil ülkeler gerekse uluslararası kuruluşlar basın ve ifade özgürlüğünden, keyfi tutuklama ve işten çıkarmalara kadar birçok hususta OHAL yetkilerinin istismar edilmesini eleştirirken OHAL uygulayıcılarından da bunları savuşturmaya yönelik birçoğu etik kaygı ve mantıki tutarlılığın zerresini içermeyen sloganik savunmalar gelmekte.

OHAL uygulamalarını savunmak için ortaya atılan karikatür tadındaki savlardan en çok dikkat çekeni Almanya’nın 1989 yılındaki birleşmeden sonra 500 bin Doğu Almanya kökenli kamu görevlisini işten çıkarması olayının Türkiye’deki KHK ihraçlarına örnek gösterilmesi. Almanya’nın bu kişileri tazminatlarını vererek ve özel ya da yarı özel şirketlerde işlere yerleştirerek ihraç etmesi gibi büyük farklar bir yana meselenin iç yüzü irdelendiğinde Türkiye’deki ihraçlarla hiç beklenmedik yönleriyle benzerlik gösterdiği anlaşılacaktır. Öncelikle, bu 500 bin memurun kim olduğuna bir bakalım.

KHK ile ihraçlara örnek gösterilen Almanya’daki memurlara yöneltilen suçlama “Stasi ile iltisaklı olmak”. Doğu Almanya Devlet Güvenlik Bakanlığı’nın takma adı olan Stasi’nin kırk yıllık Almanya Sosyalist Birlik Partisi iktidarında marifetleri saymakla bitmez. Halka karşı her türlü psikolojik harp, sindirme, provokasyon ve manipülasyon taktiklerini kullanan bu yapı partiye muhalif olanları belirlemek için devlet memurları ve sivil halk arasından yüz binlerce muhbir görevlendirmiştir. İşte söz konusu memurların görevden alınması da birleşmeden sonra Stasi arşivlerinin ele geçirilmesi ve eşini, dostunu, iş arkadaşını muhalif diye ispiyonlayan bu kişilerin ifşa olmasıyla gündeme gelmiştir. Nasıl, Türkiye’de KHK mağdurlarından ziyade bunlara benzetilebilecek çok daha başka bir grup gözünüzde canlanmaya başladı değil mi? O zaman biraz daha eşeleyelim.

Stasi’nin bir sloganı var: “Partinin Kalkanı ve Kılıcı”, burada bahsi geçen partinin iktidardaki Almanya Sosyalist Birlik Partisi olduğunu söylemeye gerek yok sanırım. Buradan sonra artık “Turkish Stasi” üyelerinin kimler olduğu açıkça ortaya çıksa da halen anlamayan varsa Stasi’nin birkaç özelliğine daha işaret edip, ipucu verelim. Mesela, Stasi üye ve muhbirleri nasıl seçiliyorlar? Çeşitli seviyelerdeki parti ve devlet yetkililerinin referansıyla belirlenen adaylar “entellektüel kapasitelerini” ve “politik sadakatlerini” belirlemeye yönelik sınavlara tabi tutulmaktaydılar. Entellektüel kapasiteyi anladık da bu politik sadakat ne ola ki? Bu konuda fazla açıklamaya gerek yok, internette mebzul miktarda bulabileceğiniz “mülakatta sorulan alakasız sorular” haberlerini okuyabilirsiniz. Kamu kurumlarında çalışıp da mülakatlarda adayın dini, ideolojik ve politik geçmişini anlamaya yönelik soruların özellikle son yıllarda artık “genel kültür” adı altında mülakatların değişmez parçası olduğunu duymayan yoktur herhalde.

Son bir noktaya dikkat çekmekte yarar var. Yukarıda Stasi’nin bir kısaltma olduğunu söylemiştik. Kelimenin orijinal hali “Staatssicherheit”; Türkçesi, sıkı durun, “Devletin bekası”! Türkiye’de yüzbinlerce kişi darbe gerekçe gösterilerek işinden atıldı, tutuklandı, takibata ve müsadereye uğradı. Bütün bunlar yapılırken hukuka uyarlığa zerre bakılmadığı gibi onun yerine her kapıyı açacak, her hukuksuzluğu güya meşrulaştıracak “devletin bekası” isimli maymuncuk anahtarı piyasaya sürülmüş durumda. Yapılan hukuksuzluklara örnek olaraksa “Stasi” ajanlarının uğradığı akibeti göstermek tam anlamıyla trajikomik.

Bu trajikomik durum Fransız Devrimi’nin önde gelen liderlerinden Maximillien Robespierre’i hatırlatıyor. Kendisi devrimden sonra kanın gövdeyi götürdüğü ve “Terör Dönemi” olarak adlandırılan Kral ve kral yanlılarına karşı şiddet döneminin ateşli savunucularından. Robespierre’in terörden umduğu, geçici bir diktatörlükten sonra Aydınlanma Çağı felsefecilerinin öngördükleri doğal düzene ulaşmaktı. Bizde de “3 ay sürüp bitecek” diye gelen OHAL’i savunmak için söylenen “Acırsanız acınacak duruma düşersiniz” sözünün bir başka versiyonunu Robespierre devlet terörünü savunmak adına mahkemede zikrediyor: “Acı gerçeği üzülerek söylemem gerekiyor ki; Louis ölmeli, ta ki ülke yaşasın”. Peki Fransız Devrimi’nin “OHAL’cisi” Robespierre’e ne mi oldu, kendisi de bu terör döneminin bir kurbanı olarak 28 Temmuz 1794’te giyotinle idam edildi.

Stasi’ye dönecek olursak, ömrü olanlar “Turkish Stasi” üyelerinin kapının önüne, hatta mahkemenin önüne koyulduğunu ve bugün mağdurlara örnek gösterilen Almanya’daki ihraç sürecinin aleyhlerine emsal gösterildiğini, mahkeme heyetlerinin de “vallaha cuk oturdu” dediğini göreceklerdir. Selametle.

Hasan Sezai / @hasansezai22

Sosyal Medyada PaylaşFacebookTwitterGoogle+

Etiketler: , , , , ,
Eklenme Tarihi: 27 Ekim 2017

Konu hakkında yorumunuzu yazın